“Ben en son dün sıkıldım. Öğleden sonra merkezden uzak bir noktaya gidip boş bir kafede kahve içtim. Telefonu cebimden çıkarmadım. Ortamda ne gürültü ne de müzik vardı. Kahvem bittikten sonra ekstra bir dikkat dağıtıcı olmadan, uzun süre bomboş durdum.”
Sıkılmayı tanımlamak gerekirse; tam olarak hiç bir şey yapmadan geçirilen zaman. Araç sürme, müzik dinleme, telefonda vakit geçirme olmadan, bomboş geçirilen zaman. 90 larda sıkılmak daha netken, günümüzde tam olarak sıkılmayı tanımlayamıyoruz. Hatırlayın bakalım, o tarihlerde sıkıldığınızı. Kendi kendinize hayaller kurardınız, kafanızda bir şeyler canlandırır, eksik kalan şeyleri tamamlardınız. Hatta sıkılmanın önüne geçebilmek için oyalanacak bir şeyler icat ederdiniz. Ne değerli boşluklarmış.
Sıkılmaların oldukça güzel faydaları bulunuyor. Az önce saydığım gibi kendimizle baş başayız. Her hangi bir şey yapma odağında olmadığımız için zihin berrak. Bir şeye odaklanmadan boşlukta akıp giden düşünce bulutları. Eksik kalan konuları tamamlama, kafamızdaki bazı sorulara cevap bulma…
Çünkü sürekli etraftan aldığımız bilgileri karmaşık şekilde biriktiriyor ve sıkıldığımız anda birleştirme şansımız oluyor. Ya dalıyoruz, ya boşta kalıyoruz ya da tuvalete girerken telefonu yanımıza almayı unutuyoruz. İşte o an ne kadarsa o kadar etkili oluyor aslında.
Kısacası bizim sıkılma aralarına ihtiyacımız var. Şöyle “her gün yarım saat sıkılabilsek” sanki pek çok şeyi çözecekmişiz gibi. Ama günümüz şartlarında oldukça zor. Baştaki soruyu tekrarlayayım “siz en son ne zaman sıkıldınız?”